ÇOCUKLARLA DOĞRU İLETİŞİM
Çocuklarla iyi ilişkiler geliştirmek için aradaki iletişim engellerini kaldırmayı amaçlayan bir web sitesidir
16 Ocak 2011 Pazar
15 Ocak 2011 Cumartesi
Çocuklarda kardeş kıskançlığı nasıl önlenir?
Birden fazla çocuklu her evde yaşanan bir histir kıskançlık. Anne babalar için bebek bakmaktan daha büyük sorun haline gelebilir. Büyük çocukta yaşanan değişim, stres ve hatta bebeğe zarar verme ihtimali aile düzenimiz etkiler.
Kıskançlık neden oluyor? Çocuğun kardeşini kıskandığı nasıl anlaşılır? Kardeş kıskançlığı karşısında nasıl davranılmalı?
Çocuklarda kardeş kıskançlığı nasıl olur?
Çocuklarda kardeş kıskançlığı, annenin ikinci çocuğa hamile olması ile birlikte başlar. Bu oranın ortalama 3 ile 8 yaş arasında daha yoğun yaşanır. Çünkü bu dönemde çocuklar mantık kavramıyla değil daha çok duygu yönlendirmeleriyle yaşamı analiz ederler.
Ufak bir çocuk için yeni bir kardeş çocuğun artık anne ve babası tarafından daha az sevileceğine, bütün ilginin yok olacağına, oyuncaklarının bir başkası tarafından alınacağına işarettir. Çocukların kardeş kıskançlığını yoğun şekilde yaşaması çocukta davranış bozukluklarına, iştah kaybına ve psikolojik birçok rahatsızlığa yol açabilir. Bu durum zamanla bir psikiyatri yardımı gerektirebilir.
Çocuklarda kardeş kıskançlığı belirtileri nelerdir?
Bazı çocuklar kardeşlerini kıskandığını açıkça belli ederler. Bebeği sevmediğini, onu istemediğini ve evden gitmesini istediğini söylerler. Bazen bebeğe zarar vermeye veya anne bebekle ilgilendiğinde aşırı tepkiler göstererek buna engel olmaya çalışabilirler.
Bazı çocuklarsa kardeşe aşırı ilgi ve sevgi gösterip anne ve babasının kaybettiği ilgisini geri kazanmaya çalışır. Hatta bebeğin ebeveyni gibi davranarak anne babayı bebeğe dikkat etmesi konusunda uyarabilirler.
Kardeşe aşırı ilgi gösteren çocuklar yaşadıkları doğal kıskançlığı bastırmaktadırlar. Bazı çocuklar da ebeveynlerinin olumsuz tepkisini çekmekten korktukları için kardeşlerine aşırı ilgili davranabilirler. Kardeşini kıskanan çocuklar üzüntü, öfke, intikam alma ile sevgi, koruma duyguları arasında çatışma yaşarlar.
En sık görülen sorunlar, daha önce kazanılmış davranışlarda gerileme, alt ıslatma, parmak emme gibi durumlarıdır. Bebeksi davranışlarının altında, anne ve babanın kaybettiği ilgisini, rakibinin yöntemiyle geri kazanma çabası yatmaktadır. Huzursuz, öfkeli ve saldırgan davranışlar bu dönemde sıklıkla yaşanır. Anne ile bebeği yalnız bırakmak istemediğinden okula gitmek veya evden başka bir yere ayrılmak istemez.
Çocuk yaşadığı durumla başa çıkmakta zorluk çektiğinde stres belirtileri artar ve bu duyguyu baş ağrısı, mide bulantısı gibi belirtiler aracılığıyla bedeniyle ifade edebilir. Stresli bir dönem olduğu için kavgacı davranışlar sergileyebilir. Örneğin oyuncaklarına şiddet uygulayabilir. Bazı çocuklarda daha yoğun yaşandığı için kardeşine saldırgan davranışlarda bulunabilir.
Anne ve babalar kardeş kıskançlığını engellemek için nasıl davranmalı?
- Anne babaların bilmeleri gereken en önemli şey kardeş kıskançlığının evrensel ve doğal bir duygu olduğudur.
- Çocuğu bu duygusundan ötürü suçlamak, yargılamak, cezalandırmak son derece yanlıştır.
- Çocuğun kardeşini, büyük ve değişmez bir mutluluk içinde kabul etmesini beklemek doğru değildir.
- Öncelikle aile doğumdan önce kardeşi olacağını çocukla paylaşmalı ve yeni düzen için bazı değişikliklerde bulunmalıdır.
- Kardeşle beraber evdeki düzen farklılaşsa da, ebeveynlerinin ona olan duygularının hiçbir zaman değişmeyeceği anlatılmalıdır.
- Bebek için seçilen isimde ve eşyalarda çocuğun fikri alınarak aile bütünlüğü vurgulanmalıdır.
- Çocuğun alışık olduğu ev düzeni mümkün olduğunca korunmalıdır.
- Anne hamilelik, doğum ve sonrada bebeğin bakımıyla daha fazla meşgul olacağından ailede başka bir kişi mesela baba, doğumdan önce çocuğun yaşamsal rutinlerini üstlenmelidir. Örneğin parka gitme, yemek saati gibi…
- Çocuk bebeğe zarar veriyorsa, aşırı tepki göstermeden çocuğa net ama sert olmayan bir uyarıda bulunulmalıdır. Yeterince net sınır koyamayan veya büyük çocuğuna karşı suçluluk hisseden ebeveynler bebeğin zarar görmesine sebebiyet verebilirler.
- Çocuğa bebeğin daha çok küçük olduğu ve henüz kendi gereksinimlerini karşılayamadığı anlatılmalıdır.
- Aynı zamanda kardeşi doğduktan sonra çocuğa “artık sen ablasın, abisin” gibi cümleler kurulmamalı onunda bir çocuk olduğu unutulmamalıdır.
- Kardeşler arasında kıskançlık hissedildiğinde onları birbirinden uzaklaştıracak değil, yakınlaştıracak ortamlar yaratılması ve fiziksel şiddet olmadığı sürece kardeşlerin arasına anne ve babanın girmemesi daha uygun olacaktır.
- Anne ve baba yeni kardeşe övgü dolu cümleler kurmamalı ayrıca çocuklar arasında ayrımcı cümleler kullanmamalıdır. Örneğin “o daha zeki sen geç anlıyorsun, senin derslerin kötü, sen zaten hep böylesin” gibi cümleler çocukları bir birinden uzaklaştırır. Ve kardeş kıskançlığı hayatları boyunca devam edebilir.
- Çocuğun durumu düşünüldüğünden daha kötüyse mutlaka bir Çocuk Psikoloğu ile görüşülmelidir. (Dr. Mehmet YAVUZ ) (Erişim tarihi; 15.01.2011)
Unutmayın ki çocuklar ne kadar bir birlerine kızsalar da onlar kardeştir ve aslında birbirlerini çok severler.
İlgili siteler önerebilirim;
http://www.pudra.com/anne-cocuk/cocuk-gelisimi/kardes-kiskancligi-ile-nasil-basedilir-529.htm
http://www.cocukgelisim.com/kardeslik.htm
http://www.okulpdr.net/kardes_1.htm
(Erişim tarihleri;15.01.2011)
Neticede; oyun arkadaşları ve diğer arkadaşlar çocukların gelişiminde çok önemli yer oynar,ancak kardeşlerin de önemli bir rolü olabilir.Kardeş ilişkileri önemli bir " yatay" ilişki tipidir.Kutsal kitaplarda anlatılan Habil ve Kabil hikayesi , kardeş ilişkilerinin en önemli özelliğinin rekabet ve kıskançlık olduğunu düşünmemize neden olabilir. Hiç kuşkusuz yeni bir kardeşin doğumu, ağabey yada ablasının hayatında kökten değişikliklere yol açar.Anne baba ona daha az zaman ayırabildiği için ihmal edildiğini düşünüp öfkelenebilir;bu gibi duygular hem büyük çocukla anne babanın daha fazla karşı karşıya gelmesine hem de yeni çocuğa karşı çekişme duygularına neden olabilir.
(helen bee,denıse boyd,Çocuk Gelişim Psikolojısı,kaknüs yayınları)
DOKUNMAK ve DOKUNULMAK
BİR BEBEK İÇİN YAŞAMSAL ÖNEM TAŞIR...
Dokunma' yüzeylerin farkındalığı ile sınırlı bir duyu değildir. Evrenin sonsuzluğundaki duruş, 'dokunma' duyusu tarafından algılanır. 'Dokunma' nın duygusal boyutu ise, çevrenin algılanmasında oynadığı bu olağanüstü rolün de ötesine geçer.
gelişmeye başlayıp, doğumdan sonra da gelişmesini sürdüren devasa sistemlerle sağlanır. Kısacası dokunma, dinamik bir sistemdir. Rahmin koruyucu ortamındaki dokunuşlar dahi, bu muhteşem duyunun gelişmesinde rol oynar. Bebeğin anne karnındaki hareketleri, bu ilk dokunuşlarla ortaya çıkar.
Anne – baba olmak sıcak ve yumuşak bir dokunuşla başlar...
Anne ve babanın bebeğe ilk dokunuşları ile ortaya çıkan moleküller aracılığıyla akan duygulanım, o andan itibaren anne-baba davranışlarının da mimarıdır.
Babanın saran kollarındaki koruyucu dokunuş, yeri gelir bebeğe anneyi aratmaz…
Bebeğine ilk dokunuşları ile babanın beynine taşınan duygu yüklü sinyaller, onun daha önce hiç tanımadığı babalık davranışlarına yönelmesine neden olur.
Bu davranışlar, zor şartlarda babanın anne rolünü üstlenebilmesine olanak yaratır.
Hepimiz yorganımızı sağımızdan solumuzdan sıkıştıran annemizin sevgi dolu dokunuşlarını yaşam boyu belleğimizde taşırız. Anne olduğumuzda da içimizde kurulu bir saat varmışçasına soğuk kış geceleri tatlı uykumuzu bölerek, yorganını kontrol eder iki yandan sıkı sıkı kapatırız. Karşılıklı sevgi alış-verişi bebeğe huzurlu bir uyku sağlar ve kendini güvende hissettirir. (Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin)
(Erişim tarihi;15.01.2011)
Bu konu hakkıda yazıları olan bazı siteler önerebilirim;
http://www.bebek.com/sosyal_ve_duygusal_gelisimi/cocugunuza_sevgiyi_nasil_ogretebilirsiniz
http://visalyolcusuyuz.biz/index.php?option=com_content&view=article&id=1258:cocuuna-sevgini-goester-&catid=44:karaktergelisimi&Itemid=17
(erişim tarihi; 15.01.2011)
Dokunma' yüzeylerin farkındalığı ile sınırlı bir duyu değildir. Evrenin sonsuzluğundaki duruş, 'dokunma' duyusu tarafından algılanır. 'Dokunma' nın duygusal boyutu ise, çevrenin algılanmasında oynadığı bu olağanüstü rolün de ötesine geçer.
gelişmeye başlayıp, doğumdan sonra da gelişmesini sürdüren devasa sistemlerle sağlanır. Kısacası dokunma, dinamik bir sistemdir. Rahmin koruyucu ortamındaki dokunuşlar dahi, bu muhteşem duyunun gelişmesinde rol oynar. Bebeğin anne karnındaki hareketleri, bu ilk dokunuşlarla ortaya çıkar.
Sıcak, sevecen dokunuşlar beyin gelişimini olumlu etkiler…
Bebeğe sevgiyle dokunmak, güvenli bir ilişkinin temelini oluşturur. Koruyucu, sıcak ve sevecen dokunuşlar, bebek beynine güvenli bir çevrede ve huzur içinde olduğu sinyallerini iletir Güven; bebeğin araştırma keyfi ile çevreye yönelmesini sağlayarak zihin ve lisanını geliştirir .
Bebeğe sevgiyle dokunmak, güvenli bir ilişkinin temelini oluşturur. Koruyucu, sıcak ve sevecen dokunuşlar, bebek beynine güvenli bir çevrede ve huzur içinde olduğu sinyallerini iletir Güven; bebeğin araştırma keyfi ile çevreye yönelmesini sağlayarak zihin ve lisanını geliştirir .
Dokunmak ; yeri gelir göz olur dünyaya açılır...
Dokunma duyusu sadece deri ile sınırlı değildir.Kasların ve eklemlerin
çinde tüm vücuda dağılır. Biz farkında olmasak da; o, taşıdığı kesintisiz sinyallerle her an beynin çevrenin farkında olmasını sağlar. Diğer duyuların kaybı söz konusu olduğunda da onların yerini alır. Gözleri görmeyen bireyin dokunarak görmesi gibi…Anne – baba olmak sıcak ve yumuşak bir dokunuşla başlar...
Anne ve babanın bebeğe ilk dokunuşları ile ortaya çıkan moleküller aracılığıyla akan duygulanım, o andan itibaren anne-baba davranışlarının da mimarıdır.
Babanın saran kollarındaki koruyucu dokunuş, yeri gelir bebeğe anneyi aratmaz…
Bebeğine ilk dokunuşları ile babanın beynine taşınan duygu yüklü sinyaller, onun daha önce hiç tanımadığı babalık davranışlarına yönelmesine neden olur.
Bu davranışlar, zor şartlarda babanın anne rolünü üstlenebilmesine olanak yaratır.
Bebeğin anne–babaya 'minik' dokunuşları, onun psiko-sosyal gelişmesinin ilk adımlarıdır.
Bebeğin minicik elleri ile anne ve babanın yaklaşımına karşılık veriyor olması onu duygusal ve sosyal olarak güçlendirir. Bunlar ilk iletişim çabalarıdır. Böylece diğerlerinin farkındalığı kazanılır. Diğerlerinin farkındalığı, diğerlerini ve dolayısı ile çevreyi yönetebilme yeteneğini kazandırır.
Bebeğin minicik elleri ile anne ve babanın yaklaşımına karşılık veriyor olması onu duygusal ve sosyal olarak güçlendirir. Bunlar ilk iletişim çabalarıdır. Böylece diğerlerinin farkındalığı kazanılır. Diğerlerinin farkındalığı, diğerlerini ve dolayısı ile çevreyi yönetebilme yeteneğini kazandırır.
Zihin yeteneğinin en üst seviyede gerçekleşmesi için şart olan 'anne –çocuk bağı' dokunmakla başlar…
Anne - çocuk arasındaki kimseninkine benzemeyen 'bağlanma', 'diğerlerine ve kendine güvenebilmek' gibi en zor kazanılan duyguların temelini oluşturur.
Anne - çocuk arasındaki kimseninkine benzemeyen 'bağlanma', 'diğerlerine ve kendine güvenebilmek' gibi en zor kazanılan duyguların temelini oluşturur.
Bu bağlanmadaki güven duygusu, çocuğun korkusuzca çevreyi araştırmasına olanak yaratır. Geleceğin kendine ve diğerlerine güvenen mutlu bireyinin temelleri bu şekilde atılır.
Sonuç olarak; güven duygusunun kazanılmasında, özellikle ilk üç yaşta anne-çocuk arasındaki devamlı ve sımsıcacık 'dokunsal' iletişimin rolü tartışılamaz .
Anne, yokluğunda bile bebeğine dokunabilmenin yollarını bulmalıdır…
Çocuğun sağlıklı gelişiminin örselenmemesi için, anne yanında yokken bile, bebeğine olan dokunuşlarını sürdürebiliyor olmalıdır. Bu da ancak, annenin dokunuşlarına benzer sıcak koruyucu kollayıcı dokunuşlarla sağlanabilir.
Annenin "yorganı her iki yandan sıkıştıran eli" güven verir…Hepimiz yorganımızı sağımızdan solumuzdan sıkıştıran annemizin sevgi dolu dokunuşlarını yaşam boyu belleğimizde taşırız. Anne olduğumuzda da içimizde kurulu bir saat varmışçasına soğuk kış geceleri tatlı uykumuzu bölerek, yorganını kontrol eder iki yandan sıkı sıkı kapatırız. Karşılıklı sevgi alış-verişi bebeğe huzurlu bir uyku sağlar ve kendini güvende hissettirir. (Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin)
(Erişim tarihi;15.01.2011)
Bu konu hakkıda yazıları olan bazı siteler önerebilirim;
http://www.bebek.com/sosyal_ve_duygusal_gelisimi/cocugunuza_sevgiyi_nasil_ogretebilirsiniz
http://visalyolcusuyuz.biz/index.php?option=com_content&view=article&id=1258:cocuuna-sevgini-goester-&catid=44:karaktergelisimi&Itemid=17
(erişim tarihi; 15.01.2011)
1 Ocak 2011 Cumartesi
SOSYAL MEDYANIN HAYATIMIZA ETKİLERİ
İnternet ve web teknolojik birer gelişme oldukları kadar sosyal hayatımızda değişikliklere yol açan yeni iletişim seçenekleri olarak hayatımızda yerlerini aldılar.Her geçen gün kullanımları daha da artıyor.Dünya üzerinde en ücra noktalarda bile internet erişimi olanaklı hale geliyor.Okul öncesi ve ilköğretim düzeyinde çocuklara internet erişimi çok ucuz,hatta bedava bilgisayar teminine ilişkin projeler yürütülüyor.100 doların altında bilgisayar projesi gibi projeler hız kazanıyor.Mobil iletişim teknolojileri ile artık sadece bilgisayarlarla değil , mobil telefonlar , tablet bilgisayarlar ve kişisel medya oynatıcılar gibi yeni aygıtlarla hemen her yerden internete ve dolayısıyla web uygulamalarına erişmek mümkün hale geldi.
Web 2.0,bilgiye erişimin bu denli kolaylaşması ile kullanıcıların da bilgiyi kaynaktan almak yerine fikirlerini özgürce belirterek bilgiye katkıda bulunduğu bir dönemdir.Sadece bilgiyi alan , tüketen kullanıcılar yerine bilgiyi oluşturan kullanıcılar ve kullanıcı grupları ortaya çıkmıştır.Üstelik bu dönemde ileri düzeyde teknik bilgisi olmayan sıradan internet kullanıcıları bile kendi bloglarını veya forumlarını kolayca oluşturabilmektedir. Etkileşimli uygulamaların ve bunları kullananların sayılarının hızla artması ,uygulamaların çeşitliliğini de arttırmaktadır.Özellikle sosyal ağ uygulamalarında bu çeşitlilik göze çarpar. Sosyal ağların en popüleri olan facebook üzerinde eğlence , haber, oyun, etkinlik, paylaşımı, resim ve video paylaşımı gibi birçok konuda uygulamalar geliştirmektedir
SABAHLARI ÖNCE FACEBOOK’A SONRA TUVALETE GİRİYORLAR
Oxygen Media ile Lightspeed Araştırma Merkezinin, sosyal medya kullanıcısı 18–34 yaş arası kızlar üzerinde yaptığı araştırma çarpıcı sonuçlara ulaştı. Yüzde 34’ü sabahları uyandıklarında tuvalete gitmeden önce Facebook’a girdiklerini itiraf ederken, yüzde 39’u kendilerini Facebook bağımlısı olarak tanımladı. Yüzde 49’u erkek arkadaşının hesabını hackleyerek kontrol etmeyi normal bir davranış olarak görüyor.
Anlıyoruz ki; Teknolojinin karanlık yanlarıda mevcuttur.Teknolojinin kontrol dışı büyümesi insanın hayati kaynaklarını yok ederken, ahlaki temellerden noksan bir kültür yaratmaktadır.Bu nedenle, teknoloji hem dost hem de düşman olabilir.Yani teknolojinin iyi yada kötü doğrultusundaki başarısı, gücü dikkat çekicidir.
İnternet kullanıcıları ile beraber televizyonlarda , medyanın farklı açılarında yer alan ' Fulya'nın intikamı' kampanyası,içeriği ile sadece sosyal medyadan faydalananların değil,izleyen herkesin dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştır.Kampanyanın içeriğine ve bilinmezliğine duyulan merak ilgiyi daha da arttırmıştır.
Milliyet gazetesinde yer alan bir habere göre de , insanların hayatlarının bütün detaylarını tüm dünyayla paylaşmalarını sağlayan facebook ve twitter utanmayı unutturdu.ABD'li psikoloji profesörü Miller, 30 yıl boyunca yaptığı araştırmalar sonucunda facebook ve twittergibi sosyal paylaşım sitelerinin utanma duygusunu yok ettiğini belirledi.
Texas’taki Sam Houston State Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Miller, geçen ay yayımladığı araştırmasında, son yıllarda özellikle gençler arasında utanma duygusunun gittikçe ortadan kaybolduğunu ve bunun en büyük nedeninin teknoloji olduğunu belirtti. İngiliz Times gazetesi yazarı Nicola Pearson, Miller’ın araştırmalarından ve kendi tecrübelerinden yola çıkarak, “Artık hiçbir şeyden utanmıyor muyuz?” başlıklı bir makale yayımladı. Bir gün eve giderken yol kenarında karanlık bir köşede seks yapan bir çift gördüğünü anlatan Pearson, “Beni gördüklerinde utanmıştan çok, onları rahatsız ettiğim için kızmışa benziyorlardı” diye yazdı.
“Utanmak, tek başınayken hissettiğiniz bir his değil, sosyal bir duygudur. Başka insanların hakkınızda ne düşündüğünü umursadığınızı gösterir” diyen Pearson, Prof. Miller’ın da bu konudaki şu saptamalarına yer verdi: “Twitter ve facebook’ta her düşüncemizi açıklamaya öylesine alıştık ki, gittikçe duyarsızlaşıyoruz ve insanların ne düşündüğünü umursamaz hale geliyoruz Biri bizi gözetliyor gibi yarışmalarda insanların sürekli kendilerini aptal yerine koyup bir de bundan para kazandığını görünce, utanacak bir şey kalmıyor.
‘Duygusuzlaşıyoruz’
Utanma duygusu, insanların toplumda kabul görmek istediğini gösterir. Bizim ne düşündüğümüzü umursamayan insanlardan hoşlanmayız ve onlara güvenmeyiz. Utanmak istemeyen insanlar daha düşünceli, dikkatli ve saygılı davranırlar. Utanma duygusu olmazsa davranışlarımızı hiçbir şekilde kısıtlama ihtiyacı duymayız. Nezaket gösterme ve doğru-yanlış ayrımı ortadan kalkarsa duygusuzlaşırız ve diğer insanların hayatını zorlaştırırız.
İnternet ve World Wide Web kavramaları, teknolojik kavramlar olarak hayatımıza girmiş olsalar da varlıklarını gündelik ve sosyal yaşantımızın bir parçası şeklinde sürdürüyorlar.Kullanıcılar,sosyal ağlardan faydalanırken ,bilinçli ve özenli olmaları gerekir.
"HER ŞEYE RAĞMEN BELKİ DE FACEBOOK SİZİ DAHA MUTLU YAPAR"
İngiliz Bilgisayar Topluluğu(BCS), sosyal ağlarda çok fazla zaman geçirmenin insanları izole ederek gerçek hayattan kopardığı mitine karşı çıkıyor. BCS araştırmasına göre, Facebook gibi sosyal ağların kullanımı da hayattan tatmin olma yolunda istatistiki olarak kayda değer bir pozitif etki yapıyor. Kadınlar, düşük gelirliler ve düşük eğitim seviyesindekiler de online yaşamın bu pozitif etkisi daha yüksek.
www.teknopara.blogcu.com
(Aydoğan,F.-Akyüz,A.2010)
Texas’taki Sam Houston State Üniversitesi’nde görev yapan Prof. Miller, geçen ay yayımladığı araştırmasında, son yıllarda özellikle gençler arasında utanma duygusunun gittikçe ortadan kaybolduğunu ve bunun en büyük nedeninin teknoloji olduğunu belirtti. İngiliz Times gazetesi yazarı Nicola Pearson, Miller’ın araştırmalarından ve kendi tecrübelerinden yola çıkarak, “Artık hiçbir şeyden utanmıyor muyuz?” başlıklı bir makale yayımladı. Bir gün eve giderken yol kenarında karanlık bir köşede seks yapan bir çift gördüğünü anlatan Pearson, “Beni gördüklerinde utanmıştan çok, onları rahatsız ettiğim için kızmışa benziyorlardı” diye yazdı.
“Utanmak, tek başınayken hissettiğiniz bir his değil, sosyal bir duygudur. Başka insanların hakkınızda ne düşündüğünü umursadığınızı gösterir” diyen Pearson, Prof. Miller’ın da bu konudaki şu saptamalarına yer verdi: “Twitter ve facebook’ta her düşüncemizi açıklamaya öylesine alıştık ki, gittikçe duyarsızlaşıyoruz ve insanların ne düşündüğünü umursamaz hale geliyoruz Biri bizi gözetliyor gibi yarışmalarda insanların sürekli kendilerini aptal yerine koyup bir de bundan para kazandığını görünce, utanacak bir şey kalmıyor.
‘Duygusuzlaşıyoruz’
Utanma duygusu, insanların toplumda kabul görmek istediğini gösterir. Bizim ne düşündüğümüzü umursamayan insanlardan hoşlanmayız ve onlara güvenmeyiz. Utanmak istemeyen insanlar daha düşünceli, dikkatli ve saygılı davranırlar. Utanma duygusu olmazsa davranışlarımızı hiçbir şekilde kısıtlama ihtiyacı duymayız. Nezaket gösterme ve doğru-yanlış ayrımı ortadan kalkarsa duygusuzlaşırız ve diğer insanların hayatını zorlaştırırız.
İnternet ve World Wide Web kavramaları, teknolojik kavramlar olarak hayatımıza girmiş olsalar da varlıklarını gündelik ve sosyal yaşantımızın bir parçası şeklinde sürdürüyorlar.Kullanıcılar,sosyal ağlardan faydalanırken ,bilinçli ve özenli olmaları gerekir.
"HER ŞEYE RAĞMEN BELKİ DE FACEBOOK SİZİ DAHA MUTLU YAPAR"
İngiliz Bilgisayar Topluluğu(BCS), sosyal ağlarda çok fazla zaman geçirmenin insanları izole ederek gerçek hayattan kopardığı mitine karşı çıkıyor. BCS araştırmasına göre, Facebook gibi sosyal ağların kullanımı da hayattan tatmin olma yolunda istatistiki olarak kayda değer bir pozitif etki yapıyor. Kadınlar, düşük gelirliler ve düşük eğitim seviyesindekiler de online yaşamın bu pozitif etkisi daha yüksek.
www.teknopara.blogcu.com
(Aydoğan,F.-Akyüz,A.2010)
26 Aralık 2010 Pazar
Çocuğu keşfetmek
Anne-çocuk bağı daha gebelik sırasında oluşmaya başlar.Anne,karnındaki çocuğun, fizyolojik ve psikolojik kişiliğini adeta boş bir kağıda resmeder.Anne karnında çizilmiş bu resmi sakın karalamaya çalışmayın .
Bebeğini ' Ailenin en çirkini bu! ' diye seven kişiden hep nefret ederdi.
Anne doğmamış, kendi hayal ürünü olan bu çocuk ile konuşur, dertleşir.Anne rahminde olduğu halde annenin hayalinde çizilen bu resim annenin ; ümitlerini, hedeflerini,yansıtır.Ya da annenin ulaşamadığı hedeflerin getirdiği hayal kırıklıklarını, kendinde olmasını istemediği bazı özelliklerini ve korkularını yansıtır.Henüz doğmamış olan bu çocuk ,annenin korku ve kaygılarına, kendisinde olmasından utanç duyduğu bazı özelliklerine göre resmedilmişse ; doğum sonrası bebeğin reddine varabilecek bunalımlar yaşanabilir.
AS,35 YAŞ, KADIN
Üç yaşındaydı, annesi sürekli uyarıyordu;
-Ne dedin bakiym! Duymamış olıyım!
-Hoş bulduk de!
-Güzel konuş kızım!
-Doğru otur kızım!
Annesi kızı Z'nin halalarına benzediğini, kendisine hiç benzemediğini çok sık tekrarlıyordu.Z'nin halasının kızı gerizekalı idi.Diğer hala astım hastası idi.Z'nin en basit rahatsızlğında , annesi önce astım sonra mental retardasyona ait bir belirti olup olmadığı endişesini taşıyordu.Z annesinin korku ve endişelerine göre resmedilmişti ve 3 yaşına gelmesine rağmen hala annesi tarafından benimsenmediği ve kabul görmediği anlaşiliyordu.
Çocuk,annenin ulaşamadığı hedeflere göre resmedilmişse; onu arzulanan hedefe ulaştırma çabaları ile üzerinde aşırı baskı kurulmaya çalışır.
Bir röportajı sırasında , pop müzikteki başarısı kadar yaratıcı ruhu ile kendini tüm Türkiye'ye kanıtlamış olan Sezen Aksu:
-Hayatım boyunca kendimi anne ve babama kanıtlamak için uğrağ verdim.Geçen seneye kadar babam Ziraat Fakültesi FKB* den kalan drslerimi verip mezun olmam için baskı yaptı, diyordu.
Bu baskı ile çocuk kendini aşırı proğramlamaya zorlar.
Cildin çeşitli yerlerinde beliren beyazlıklar ( vitilligo**) nedeni ile bana getirilmişti.Ülke genelinde gerçekleştirilen zorlu bir sınava hazırlanıyordu.Bu hazırlık ilkokul birinci sınıftan beri beş yıldır sürüyordu.
Stres hallaeri ile baş edebilmek için mutlaka zevk ve keyif verici eğlenceli aktivitelere yer verilmelidir.
(Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin)
Bebeğini ' Ailenin en çirkini bu! ' diye seven kişiden hep nefret ederdi.
Anne doğmamış, kendi hayal ürünü olan bu çocuk ile konuşur, dertleşir.Anne rahminde olduğu halde annenin hayalinde çizilen bu resim annenin ; ümitlerini, hedeflerini,yansıtır.Ya da annenin ulaşamadığı hedeflerin getirdiği hayal kırıklıklarını, kendinde olmasını istemediği bazı özelliklerini ve korkularını yansıtır.Henüz doğmamış olan bu çocuk ,annenin korku ve kaygılarına, kendisinde olmasından utanç duyduğu bazı özelliklerine göre resmedilmişse ; doğum sonrası bebeğin reddine varabilecek bunalımlar yaşanabilir.
AS,35 YAŞ, KADIN
Üç yaşındaydı, annesi sürekli uyarıyordu;
-Ne dedin bakiym! Duymamış olıyım!
-Hoş bulduk de!
-Güzel konuş kızım!
-Doğru otur kızım!
Annesi kızı Z'nin halalarına benzediğini, kendisine hiç benzemediğini çok sık tekrarlıyordu.Z'nin halasının kızı gerizekalı idi.Diğer hala astım hastası idi.Z'nin en basit rahatsızlğında , annesi önce astım sonra mental retardasyona ait bir belirti olup olmadığı endişesini taşıyordu.Z annesinin korku ve endişelerine göre resmedilmişti ve 3 yaşına gelmesine rağmen hala annesi tarafından benimsenmediği ve kabul görmediği anlaşiliyordu.
Çocuk,annenin ulaşamadığı hedeflere göre resmedilmişse; onu arzulanan hedefe ulaştırma çabaları ile üzerinde aşırı baskı kurulmaya çalışır.
Bir röportajı sırasında , pop müzikteki başarısı kadar yaratıcı ruhu ile kendini tüm Türkiye'ye kanıtlamış olan Sezen Aksu:
-Hayatım boyunca kendimi anne ve babama kanıtlamak için uğrağ verdim.Geçen seneye kadar babam Ziraat Fakültesi FKB* den kalan drslerimi verip mezun olmam için baskı yaptı, diyordu.
Bu baskı ile çocuk kendini aşırı proğramlamaya zorlar.
Cildin çeşitli yerlerinde beliren beyazlıklar ( vitilligo**) nedeni ile bana getirilmişti.Ülke genelinde gerçekleştirilen zorlu bir sınava hazırlanıyordu.Bu hazırlık ilkokul birinci sınıftan beri beş yıldır sürüyordu.
Stres hallaeri ile baş edebilmek için mutlaka zevk ve keyif verici eğlenceli aktivitelere yer verilmelidir.
(Prof.Dr. Sabiha Paktuna Keskin)
23 Aralık 2010 Perşembe
iletişim üzerine
Çocuğumla konuşamıyorum!!!
Çocuğumla konuşamıyorum diyorsanız, konuşmayı lisana sığdırdığınız anlaşılıyor. Lisan bir iletişim aracıdır. Şükürler olsun ki, tek iletişim aracı değildir. sizin için; "çocuğumla konuşamıyorum" demek, "çocuğumla lisan yoluyla iletişim kuramıyorum" demek ile aynı anlama geliyor ise başka yollar deneyin. davranışların altında yatan duygu ve düşünceleri anlayabilirseniz iletişim için lisana gerek kalmaz. Üstelik, sözcüklerin farklı algılanım farklı yorumlandığında, lisanın sık sık iletişim yerine iletişimsizlik aracı olduğuna hayretle tanık olmaya başlarsınız. lisanın yetmediği yerde duygu ve davranışlardan yararlanın.
Mimiklerde saklı olan nduyguları kelimeler ile ifade yeteneğiniz ne kadar iyi ise, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlama yeteneğiniz o kadar iyi demektir. O halde, siz karşınızdakinin duygu ve düşüncelerini rahatlıkla anlayabilenlerdensiniz. Başkalarının duygularını anlayabilmek çok değerli bir özelliktir.
Esas amacımız, çocuğumuz ile iyi bir uyum sağlamak ise, onun gelişme basamaklarını anlamak iyi bir başlangıç olur. Fakat görülüyorki, davranışların anlamını bilmek yetmez, ayrıca çocukla iletişim kurmak da gerekir. O nedenle, işe önce iletişim kurmadaki becerilerimizi artırmakla başlamalıyız. İletişim sözle olduğun gibi mimik ve jestlerle de kurulabilir. Örneğin yerdeki çöpü al da dersiniz, gözlerinizle yerdeki çöpü işaret edersiniz. Hatta bazen bir bakış sözden daha etkili olur.
Çocuğunuzun duygularını farkedin. Onun duygularını siz yaşıyormuşcasına hissetmeye çalışın. Bu şekilde sözlere gerek kalmadan siz çocuğunuzla iletişim kurabilirsiniz. Onun içinde bulunduğu ruhsal durumu anlayabilirsiniz bir kişiyi anlamak mutluluk veren bir erdemdir. Anlayanların sayısı artarda, bir gün sizi anlayan birine rastlarsanız bu katmerli bir mutluluk olur.
- Emziği bırakmıştı. Ben işe başlayınca emzikten başka parmakta emmeye başladı geceleri hiç uyumuyordu. Sabahları işe gitmem bir felaket haline dönüştü.
On beş gün kadar, iş yerinden izin alarak günde iki üç defa eve gittim tekrar işe döndüm. Çocuğuma "seninleyim, seni bırakıp gitmiyorum" mesajını sözel anlatım ile değil davranış dili ile vermeye çalıştım.
Sözel anlatımın burada yeri yoktur. Bu nedenle anne çocuğuna davranış dili ile yanıt verdi ve sporuna çözüm getirdi. Esasında mantık gelişene kadar, neredeyse ergenlik çağına kadar ve hatta ergenlik çağının sonuna kadar, çocuk ile konuşmalar çocuk tarafından, konuşanın tam demek istediği gibi anlaşılmaz.
Çocuk beyninin ne zaman neyi algıladığını bilmessek, konuşmalarımızın ne kadarının onunh tarafından anlaşıldığını da bilemeyiz. Konuşmayı söken çocuğun algılama ve yorum yeteneğini hiç dikkate almayız. Sözlerimizi tam bizim demek istediğimiz gibi karşımızdaki tarafından anlaşılmış olduğunu varsayarız. Hatta konuşarak karşı tarafa kendi yorumumuzu da kabu ettirdiğimizi zannederiz.
Sözümüzden çıktığında da sinirlenir, ona bağırır çağırırız. Ne yazık ki çocuk ona neden bağırdığımızı bile anlamaktan acizdir. Bu kısır döngü sürer gider. Yetişkin olduğunda artık bizimle suya sabuna dokunmanın dışında konuşmaz olur. Bizden uzaklaşır. Kendini anlayacak yeni yüzler arayışına girer. Bu yeni yüzler işimize gelmesse yine bağırıp çağırırız.
Oys, bırakınız henüz gelişmemiş bir çocuğun algılama yetersizliğini, yetişkinlerin bile konuşmaları ne kadar yetersiz ve hatta kusurludur. Konuşmalarımızın ne kadarını karşı tarafın algıladığından, karşı taraf yetişkin olsa bile emin olamayız. Hele hele bizi dinleyen kişinin bizimle aynı yorumu yapmasını hiç beklememeliyiz. Bu gerçeği bilmiyorsak sık sık "Beni anlamıyor, beni dinlemiyor kendimi dinlete bilmek için zor kullanmalıyım" krizleri yaşarız. (Keskin, S (2010) Çocuklarla doğru iletişim)
Çocuğumla konuşamıyorum diyorsanız, konuşmayı lisana sığdırdığınız anlaşılıyor. Lisan bir iletişim aracıdır. Şükürler olsun ki, tek iletişim aracı değildir. sizin için; "çocuğumla konuşamıyorum" demek, "çocuğumla lisan yoluyla iletişim kuramıyorum" demek ile aynı anlama geliyor ise başka yollar deneyin. davranışların altında yatan duygu ve düşünceleri anlayabilirseniz iletişim için lisana gerek kalmaz. Üstelik, sözcüklerin farklı algılanım farklı yorumlandığında, lisanın sık sık iletişim yerine iletişimsizlik aracı olduğuna hayretle tanık olmaya başlarsınız. lisanın yetmediği yerde duygu ve davranışlardan yararlanın.
Mimiklerde saklı olan nduyguları kelimeler ile ifade yeteneğiniz ne kadar iyi ise, başkalarının duygu ve düşüncelerini anlama yeteneğiniz o kadar iyi demektir. O halde, siz karşınızdakinin duygu ve düşüncelerini rahatlıkla anlayabilenlerdensiniz. Başkalarının duygularını anlayabilmek çok değerli bir özelliktir.
Esas amacımız, çocuğumuz ile iyi bir uyum sağlamak ise, onun gelişme basamaklarını anlamak iyi bir başlangıç olur. Fakat görülüyorki, davranışların anlamını bilmek yetmez, ayrıca çocukla iletişim kurmak da gerekir. O nedenle, işe önce iletişim kurmadaki becerilerimizi artırmakla başlamalıyız. İletişim sözle olduğun gibi mimik ve jestlerle de kurulabilir. Örneğin yerdeki çöpü al da dersiniz, gözlerinizle yerdeki çöpü işaret edersiniz. Hatta bazen bir bakış sözden daha etkili olur.
Çocuğunuzun duygularını farkedin. Onun duygularını siz yaşıyormuşcasına hissetmeye çalışın. Bu şekilde sözlere gerek kalmadan siz çocuğunuzla iletişim kurabilirsiniz. Onun içinde bulunduğu ruhsal durumu anlayabilirsiniz bir kişiyi anlamak mutluluk veren bir erdemdir. Anlayanların sayısı artarda, bir gün sizi anlayan birine rastlarsanız bu katmerli bir mutluluk olur.
- Emziği bırakmıştı. Ben işe başlayınca emzikten başka parmakta emmeye başladı geceleri hiç uyumuyordu. Sabahları işe gitmem bir felaket haline dönüştü.
On beş gün kadar, iş yerinden izin alarak günde iki üç defa eve gittim tekrar işe döndüm. Çocuğuma "seninleyim, seni bırakıp gitmiyorum" mesajını sözel anlatım ile değil davranış dili ile vermeye çalıştım.
Sözel anlatımın burada yeri yoktur. Bu nedenle anne çocuğuna davranış dili ile yanıt verdi ve sporuna çözüm getirdi. Esasında mantık gelişene kadar, neredeyse ergenlik çağına kadar ve hatta ergenlik çağının sonuna kadar, çocuk ile konuşmalar çocuk tarafından, konuşanın tam demek istediği gibi anlaşılmaz.
Çocuk beyninin ne zaman neyi algıladığını bilmessek, konuşmalarımızın ne kadarının onunh tarafından anlaşıldığını da bilemeyiz. Konuşmayı söken çocuğun algılama ve yorum yeteneğini hiç dikkate almayız. Sözlerimizi tam bizim demek istediğimiz gibi karşımızdaki tarafından anlaşılmış olduğunu varsayarız. Hatta konuşarak karşı tarafa kendi yorumumuzu da kabu ettirdiğimizi zannederiz.
Sözümüzden çıktığında da sinirlenir, ona bağırır çağırırız. Ne yazık ki çocuk ona neden bağırdığımızı bile anlamaktan acizdir. Bu kısır döngü sürer gider. Yetişkin olduğunda artık bizimle suya sabuna dokunmanın dışında konuşmaz olur. Bizden uzaklaşır. Kendini anlayacak yeni yüzler arayışına girer. Bu yeni yüzler işimize gelmesse yine bağırıp çağırırız.
Oys, bırakınız henüz gelişmemiş bir çocuğun algılama yetersizliğini, yetişkinlerin bile konuşmaları ne kadar yetersiz ve hatta kusurludur. Konuşmalarımızın ne kadarını karşı tarafın algıladığından, karşı taraf yetişkin olsa bile emin olamayız. Hele hele bizi dinleyen kişinin bizimle aynı yorumu yapmasını hiç beklememeliyiz. Bu gerçeği bilmiyorsak sık sık "Beni anlamıyor, beni dinlemiyor kendimi dinlete bilmek için zor kullanmalıyım" krizleri yaşarız. (Keskin, S (2010) Çocuklarla doğru iletişim)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
